wordpress-seo domain was triggered too early. This is usually an indicator for some code in the plugin or theme running too early. Translations should be loaded at the init action or later. Please see Debugging in WordPress for more information. (This message was added in version 6.7.0.) in /home/gencklavye/public_html/wp-includes/functions.php on line 6170The post Nasıl Kilo Verilir? appeared first on Genç Klavye.
]]>Fazla kiloları ile başları dertte olan hem bay hem de bayanların dikkat etmesi gereken hususlar bulunurken, bunlar arasında şu bilgilere göz atmak önemlidir.


Kilo verme süreci içerisinde elbette ki egzersizlerin, yapılan spor ve tüm hareketlerin önemi büyüktür. Elbette ki kalori hesaplamasından sonra, günlük koşular, yürüyüşler, kardiyo, egzersiz hareketleri bulunan bir takvim oluşturmanız, yine kalori kaybetmenize ve daha hızlı kilo vermenize olanak sağlayacaktır.
İlk olarak, şekeri hayatınızdan tamamen çıkarmanız gerekiyor. Yani direkt olarak şeker ve şekerli ürünler tüketmek doğru değildir. Zaten, sebze, meyve gibi gıdalardan vücudunuzun ihtiyacı olduğu kısmını alabileceksiniz. En çok dikkat edilmesi gereken bir husus var ki, gazlı içeceklerden kesinlikle uzak durmak, kilo vermek konusunda sizlere mükemmel bir destek sunacaktır.

Elbette ki kilo verebilmek için az porsiyon ve çok öğün daha iyi yardımcı olabilecektir. Bir öğün içerisinde tükettiğiniz porsiyon ne kadar küçük olursa, eritmesi ve yağların yakımı da bir o kadar kolay olacaktır. Bununla birlikte ara öğünlerde, bir diyet uzmanının uyguladığı takvime uymak, sizleri tok tutacak ve akşam yemeklerinde aşırı gıda tüketiminden sizleri koruyacaktır.
Yukarıda ki bilgilerin yanı sıra, sağlıklı ve hızlı kilo verebilmek adına, şunlara da göz atmak kişilerin faydasına olacaktır.
The post Nasıl Kilo Verilir? appeared first on Genç Klavye.
]]>The post Pırasa Nedir? Özellikleri ve Faydaları Nelerdir? appeared first on Genç Klavye.
]]>Kış sebzeleri arasında yer alan bu bitki Liliaceae (Zambakgiller) familyasında bulunmaktadır. Pırasa yetişme dönemlerinde hem gövdesi hem de kökü toprak altında büyüyen ve uzun şeritler halinde olan yeşil yaprakları yeryüzünde beliren bir bitkidir. Yeşil bir bitki olan pırasa ekildiği ilk yılda soğanını verirken ikinci yılının sonlarına doğru ise sapı yaklaşık 1 metreye kadar uzayarak dikkat çekmektedir. Yeryüzünde pırasanın birçok çeşidi olmasına ve ülkemizde de sıklıkla tüketilen bir bitki olmasına rağmen en sık tüketilen pırasa türü kartal pırasası olarak bilinmektedir. Yeşil yapraklı milyonlarca bitki içerisinde C vitamini açısından bakıldığında en yüksek değerlere sahip olan bitkiler arasında yer alan pırasa dilendiği gibi pişmiş veya çiğ olarak tüketilebilmektedir. Ancak ülkemizde ve dünyada genel olarak pişmiş olarak tüketilmektedir. Pırasa kökünün sarımsağa benzer bir yapıya sahip olması ile de tıpkı sarımsak gibi birçok derde deva olarak görülen bir bitkidir.
Dünyada ve ülkemizde en çok tüketilen yeşil sebzeler arasında yer alan pırasa içerisinde bulundurmuş olduğu birçok besin değeri ile sağlık üzerinde oldukça etkilidir. Fazlasıyla tüketilmesine karşın birçok kişinin çok bilgi sahibi olmadığı pırasa nedir peki? Pırasa yeşil ve uzun şeritler şeklindeki yapraklara sahip olan farklı görünümü ile diğer bitkilerden kendisini ayıran pırasanın Latince karşılığı Allium porrum’dur. Pırasanın en çok dikkat çeken özelliklerinden biri de hiç şüphesiz ki yapraklarının tepelerinde açan çiçekleridir. Pırasayı diğer bitkilerden ayıran en önemli özellikleri arasında yetiştirilme aşamasıdır. Pırasa yetiştirilme aşamasında kendini gösteren bir bitki olup, yetiştiriciliği iki kısımdan meydana gelmektedir. Birinci kısmı pırasa tohumlarının ekilerek öncelikle fide elde edilmesi iken, ikinci kısmı bu fidelerin tekrar ekilerek pırasa bitkisinin meydana gelmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Pırasa görüntü olarak çiriş otuna benzer bir yapıya sahip olduğu için bazı durumlarda karıştırılabilmektedir. Pırasanın tüketilen kısımları ise genellikle gövde ve yaprak kısımları denilebilir.

Yeryüzünde gerek ekildiği bölgeye göre gerekse de ömürlerine göre birçok pırasa çeşidi yer almaktadır. Pırasa çeşitleri yaprakları ve sap kısımları baz alınarak birbirinden ayırt edilmektedir. Yaprak ve sap kısımları incelenerek bakıldığında 6 çeşit pırasa türü karşımıza çıkarken bu pırasa türleri arasında ülkemizde en çok tüketilen kartal pırasası olarak bilinen türdür. Pırasa türlerini tanıyacak olursak şu şekilde sıralayabiliriz:
Ülkemizde bilinen ve tüketilen pırasa halk arasında da birçok farklı söylemde ve farklı çeşitte bulunmaktadır. Yetiştirildiği bölgeye ve yöreye göre birçok farklı isimler alan pırasa türleri arasında en iyisi olarak bilinen beyaz yaprakları olan kamış pırasası olarak söylenebilir. Bu pırasa ilk oluştuğu anda sadece bir saptan ibaret olsa da zamanla yapraklanmaktadır. Daha sonra ise bu yapraklar ince uzun bir hal alır ve pırasaların isimlendirilmesi yaprakların biçimlerine göre gerçekleşmektedir.
Yukarıda anlatmış olduğumuz pırasa çeşitleri aslında halk arasında farklı isimler ile bilinmektedir. Bunlar arasında tereyağbaşlı olan pırasa türü İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük şehirlerde kartal pırasası olarak bilinmektedir. Yine bu tür Bursa ve çevre illerinde İnegöl pırasası olarak tanınmaktadır. Kartal pırasası dışında ülkemizde birçok bölgede yetiştirilen pırasa türlerinden biri de kara pırasasıdır. Kara pırasa kartal pırasaya nazaran daha yeşil yapraklara sahip olup boyu da daha kısadır. Kara pırasa olarak bilinen bu yiyecekte besin değerinin en çok olduğu kısım bitkinin kök kısımlarıdır. Özellikle kök kısımlarındaki vitamin değerlerinin yaprak kısımlarına oranla çok daha yüksek olduğu bilinmektedir. Yaprakları oldukça sert olduğu için çoğunlukla pişirilerek tüketilen bu pırasa çiğ olarak da tüketilebilmektedir.

Yukarıda anlamış olduğumuz pırasanın isimleri, türleri, bulunduğu bölgeleri ve özellikleri sayesinde pırasa nedir sorusunun cevabı biraz herkes için yerine oturmuş olmalıdır. Pırasa birçok özelliği ile sağlık üzerinde oldukça etkilidir. Pırasanın en önemli özelliği olarak bilinen damar dinlendirici özelliği sayesinde muhteşem bir şekilde hipertansiyonu önlemektedir. Gerek böbrekleri gerekse de bağırsakları iyi ve etkili bir şekilde çalıştırması sayesinde pırasa bu bölgelerin güçlenmesini de sağlamaktadır. Vücuttaki kanı temizlemesi ile de oldukça bilinen pırasa aynı zamanda böbrekteki kum ve taşları etkili bir şekilde yok ederek böbrek rahatsızları için ilaç gibi bir bitkidir.
Tedaviye destek amacıyla da egzama, damar sertliği ve astım gibi rahatsızlıklarda pırasa yine sıklıkla tercih edilen yiyecekler arasındadır. Demir, iyot ve kalsiyum gibi pek çok iyon ve mineral açısından zengin olduğu bilinen pırasa aynı zamanda kansızlığa da oldukça iyi gelmektedir. kemik sağlığı için de önemli bir rol oynayan pırasa içerisinde bulundurduğu K vitamini ile birlikte kanın daha rahat hareket etmesini sağlamaktadır. Aynı zamanda antioksidan etkisi ile de vücutta gerçekleşen pek çok hastalığa karşı direnç oluşturan pırasa sık sık tüketilmesi gereken bir besindir.
The post Pırasa Nedir? Özellikleri ve Faydaları Nelerdir? appeared first on Genç Klavye.
]]>The post Egzama Belirtileri, Korunma Yolları ve Tedavisi appeared first on Genç Klavye.
]]>Oldukça yaygın bir hastalık olmasına karşın tam sebepleri ve tedavisi henüz tıp dünyasında yer almayan bu hastalık genel olarak kalıtsal olarak gözlenmekte olup hastaların birçoğunda aynı belirtiler gözlenmektedir. Kesin tedavisi olmadığı için bu hastaların doktorların önerilerine ve uyarılarına özen göstermesi oldukça önemlidir. Aynı zamanda erken teşhis de yine belirtiler doktora söylendiğinde hastalığın ilerlememesi ve semptomların daha az görülmesi için önemli bir noktadır.
Yaygın bir deri hastalığı olan egzama (dermatit) bazı iç veya dış faktörlere derinin vermiş olduğu iltihaplı cevap ile meydana gelen durumun genel bir ismidir. Birçok kişide görülen ve merak edilen egzama nedir sorusunun cevabı aslında iltihaplı deri hastalığıdır diyebiliriz. Henüz tıpta sebepleri ve kesin tedavisi öngörülmeyen bu hastalığın alt türleri ise; alerjik, sinirsel, temas egzaması ve yağlı deridir. Hastaların neredeyse hepsinde aynı belirtiler gözlenmekte olup bu türler arasında en yaygını alerjik dermatit olarak bilinen atopik dermatittir.
Genellikle kalıtsal olarak aktarılan atopik dermatitte, atopik kelime anlamı olarak farklı anlamına geldiği için derideki farklılıklar kastedilmektedir. Egzama türlerinden olan temas egzaması diğerlerinden farklı olup tek bir nedenden dolayı kaynaklanabilirken, diğer egzama türlerinde birçok faktör bir araya gelerek etken olabilmektedir. Egzamanın yetişkin bireylerde kesin bir tedavisi mümkün değilken, çocuklarda meydana gelen egzamalar zamanla geçmektedir. Yetişkinlerde ise bazı durumlarda yazın tedavi olan egzamalar kışın tekrardan kendini yenileyerek ortaya çıkabilmektedir. Bu hastalar hastalığı tetikleyecek bütün etmenlerden uzak durmalı ve egzamayı olabildiğince kontrol altına almaya çalışmalıdır.

Vücudumuzda meydana gelen egzamalar ile birlikte vücudun savunma mekanizması da enfeksiyonlara karşı daha güçsüz bir hale gelmektedir. Bu nedenle vücut herhangi bir mantar veya enfeksiyon gibi hastalıklarda kolayca egzama meydana gelebilmektedir. Egzama bireylerde akut veya kronik olarak meydana gelebilmektedir. Akut egzama hastalarda genel olarak deride şişkinlik, sıvı dolu kabarcıklar, kızarıklık ve kaşıntı gibi belirtiler ile ortaya çıkmaktadır. Kronik egzama ise kaşıntılı bir şekilde döküntü şeklinde kendini göstermektedir. Hastalarda egzama bölgesinin kaşınması sonucunda hemen çatlayan kalın deriler meydana gelmeye başlamaktadır.
Egzama vücutta birçok bölgede meydana gelebilmektedir. Meydana gelen bölgeler ise egzamanın türüne göre değişmektedir. Bu türleri ve bulunduğu bölgeleri sıralayacak olursak;
Egzama öncelikle vücudun hassas bölgelerinde meydana gelir. Bu bölgeler yüz ve kafa derisi gibi bölgelerdir. Zamanla bacaklara ve kollara kadar yayılan egzama bilhassa kıyafetlerin sürtünen ve tahriş olmaya açık bölgelerinde ve derinin katlandığı eklem bölgelerinde meydana gelmektedir.
Gerek çocuklarda gerekse de yetişkinlerde yaygın bir şekilde görülen egzama rahatsızlığının tam olarak ne olduğu kimse bilmemektedir. Birçok kişinin aklında yer alan egzama nedir sorusunun tam cevabı ise bazı içsel ve dışsal faktörlere karşı vücudun vermiş olduğu iltihaplı cevaptır. Egzamanın nedenleri ise egzama türlerine göre farklılık göstermektedir. Kontakt dermatit türüne, deterjanlar, boyalar, sabunlar, parfümler, kremler, makyaj ürünleri, losyonlar gibi deriye temas eden birçok madde neden olmaktadır. Egzamaya neden olan ajanlar egzama bölgesine göre de farklılıklar göstermektedir. Eğer egzama bölgesine ajan temas ettikten hemen sonra egzama oluşuyorsa irritan kontakt dermatit, bir süre duyarlılık dönemi geçmesi sonrası oluşuyor ise alerjik kontakt dermatit adı verilmektedir. Fitofotokontakt dermatit türüne ise incir gibi bazı bitkilerin cilde temas etmesinden sonra güneşe maruz kalmak neden olmaktadır.
Egzamaya bazı çevresel faktörler de neden olmaktadır. Bu çevresel faktörler arasında, genetik, stres, bağışıklık sistemi, alerjenler ve hava koşulları yer almaktadır. Daha önce de söylediğimiz gibi duygusal faktörlerden oldukça etkilenen egzama stres gibi insanın fiziksel durumunu etkileyen faktörler nedeniyle de vücutta bir tepki göstermektedir ve sonuç olarak egzama meydana gelmektedir.
Egzamanın belirtileri dönemden döneme farklı döküntüler oluşturabilmektedir. Subakut dönemde egzama küçük yakacıklar şeklinde kabuklanmalar veya kepeklenmeler meydana gelmektedir. Egzama akut dönemde ise şişlik, küçük sıvı kabarcıklar, kızarıklık, kaşıntı ve sulanma gibi belirtiler ön plana çıkmaktadır. Bu dönemde hastalar şiddetli bir şekilde yanma ve kaşıntılardan şikayet etmektedirler. Kimi dermatit hastalarında sadece kaşıntı ve yanma gerçekleşirken, kabuklanma ve kepeklenme görülmemektedir. Egzama kronik dönemde ise cilt kuruyup kalınlaşmış bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Deride çatlamalar ve renk değişikliği meydana gelmektedir.
Egzama hastalığının en tipik belirtisi hiç şüphesiz ki kaşıntılardır. Bunun beraberinde deride sivilceye benzeyen yapılar meydana gelir, iltihaplı bölge kurumaya başlar ve bazı bölgelerde su toplanması meydana gelir. Egzamalı bölgenin kaşınmasıyla birlikte enfeksiyonlu bölge yayılarak genişlemeye başlar ve zamanla deri kanayarak iltihaplı bölgenin ağrımasına neden olur. Kaşınma sonrasında açılan çatlaklardan giren mikroplar da yine egzamanın daha hızlı bir şekilde yayılmasına neden olmaktadır. Aynı zamanda çatlak olan bu bölgenin diğer enfeksiyon hastalıklarına da açık olmasına sebep olmaktadır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi egzama kesin bir tedavisi olan bir hastalık olmayıp vücutta ağır sayılabilecek bir hastalık da değildir. Ancak devamlı kaşıntı ve kızarmalara neden olduğu için hastayı sürekli rahatsız eden bir rahatsızlıktır. Egzama eğer bebeklerde meydana gelmişse bebeklere pamuklu ve parmaksız olan eldivenler geçirilerek bebeklerin bu bölgeleri kaşıması önlenebilmektedir. Egzaması olan çocuklar çiçek aşısı kesinlikle olmaması gerekir. Özellikle çocuklarda ölümcül dahi olabilen ateşli bir hastalık meydana getiren egzamalı kişilerde çiçek aşısı oldukça tehlikelidir. Bununla beraber egzamalı kişilerin uçuk virüsü olan kişiler ile de temas etmemesi gerekir. Aksi takdirde enfeksiyonun yayılması hızlanabilir.
Egzama tedavisi için birçok ilaç grubu yer almaktadır. Özellikle kortizonlu ve çinko bileşeni olan deri merhemleri egzamalı bölgelerin doktorun önerisi doğrultusunda sürülebilmektedir. Bununla beraber kaşıntıyı azaltmak amacıyla antihistaminik merhemler, egzamanın deriyi kurutarak çatlamasını önlemek ve derideki su içeriğinin azaltılması amacıyla üreli merhemler ve alerjiyi önlemek için de genellikle astım tedavisi için kullanılan sodyumkromoglikat isimli madde kullanılabilmektedir. Egzama hastalarda şiddetli kaşıntıya sebep olduğu için kaşınmak imkansız gibi bir şeydir. Bu nedenle hasta eğer tırnaklarını kısa, temiz tutarsa enfeksiyonu önlemek adına doğru bir adım olacaktır.
Birçok farklı sebeplerle ortaya çıkan egzamanın daha çok sebebi psikolojik kökenli önemli bir deri hastalığıdır. Genellikle deride şişme, kızarıklık, döküntü veya kaşıntı olarak karşımıza çıkan egzama tıp dilinde dermatit olarak bilinmektedir. Egzama toplumda oldukça yaygın bir hastalık olmanın yanı sıra özellikle çocuklarda çok sık görülen bir cilt hastalığıdır.Birçok alt türü bulunan bu hastalık dermatoloji kliniklerine başvuran hastaların yaklaşık olarak %10-20sinde bulunmaktadır.
Oldukça yaygın bir hastalık olmasına karşın tam sebepleri ve tedavisi henüz tıp dünyasında yer almayan bu hastalık genel olarak kalıtsal olarak gözlenmekte olup hastaların birçoğunda aynı belirtiler gözlenmektedir. Kesin tedavisi olmadığı için bu hastaların doktorların önerilerine ve uyarılarına özen göstermesi oldukça önemlidir. Aynı zamanda erken teşhis de yine belirtiler doktora söylendiğinde hastalığın ilerlememesi ve semptomların daha az görülmesi için önemli bir noktadır.
Yaygın bir deri hastalığı olan egzama (dermatit) bazı iç veya dış faktörlere derinin vermiş olduğu iltihaplı cevap ile meydana gelen durumun genel bir ismidir. Birçok kişide görülen ve merak edilen egzama nedir sorusunun cevabı aslında iltihaplı deri hastalığıdır diyebiliriz. Henüz tıpta sebepleri ve kesin tedavisi öngörülmeyen bu hastalığın alt türleri ise; alerjik, sinirsel, temas egzaması ve yağlı deridir. Hastaların neredeyse hepsinde aynı belirtiler gözlenmekte olup bu türler arasında en yaygını alerjik dermatit olarak bilinen atopik dermatittir.
Genellikle kalıtsal olarak aktarılan atopik dermatitte, atopik kelime anlamı olarak farklı anlamına geldiği için derideki farklılıklar kastedilmektedir. Egzama türlerinden olan temas egzaması diğerlerinden farklı olup tek bir nedenden dolayı kaynaklanabilirken, diğer egzama türlerinde birçok faktör bir araya gelerek etken olabilmektedir. Egzamanın yetişkin bireylerde kesin bir tedavisi mümkün değilken, çocuklarda meydana gelen egzamalar zamanla geçmektedir. Yetişkinlerde ise bazı durumlarda yazın tedavi olan egzamalar kışın tekrardan kendini yenileyerek ortaya çıkabilmektedir. Bu hastalar hastalığı tetikleyecek bütün etmenlerden uzak durmalı ve egzamayı olabildiğince kontrol altına almaya çalışmalıdır.
Vücudumuzda meydana gelen egzamalar ile birlikte vücudun savunma mekanizması da enfeksiyonlara karşı daha güçsüz bir hale gelmektedir. Bu nedenle vücut herhangi bir mantar veya enfeksiyon gibi hastalıklarda kolayca egzama meydana gelebilmektedir. Egzama bireylerde akut veya kronik olarak meydana gelebilmektedir. Akut egzama hastalarda genel olarak deride şişkinlik, sıvı dolu kabarcıklar, kızarıklık ve kaşıntı gibi belirtiler ile ortaya çıkmaktadır. Kronik egzama ise kaşıntılı bir şekilde döküntü şeklinde kendini göstermektedir. Hastalarda egzama bölgesinin kaşınması sonucunda hemen çatlayan kalın deriler meydana gelmeye başlamaktadır.
Egzama vücutta birçok bölgede meydana gelebilmektedir. Meydana gelen bölgeler ise egzamanın türüne göre değişmektedir. Bu türleri ve bulunduğu bölgeleri sıralayacak olursak;
Egzama öncelikle vücudun hassas bölgelerinde meydana gelir. Bu bölgeler yüz ve kafa derisi gibi bölgelerdir. Zamanla bacaklara ve kollara kadar yayılan egzama bilhassa kıyafetlerin sürtünen ve tahriş olmaya açık bölgelerinde ve derinin katlandığı eklem bölgelerinde meydana gelmektedir.

Gerek çocuklarda gerekse de yetişkinlerde yaygın bir şekilde görülen egzama rahatsızlığının tam olarak ne olduğu kimse bilmemektedir. Birçok kişinin aklında yer alan egzama nedir sorusunun tam cevabı ise bazı içsel ve dışsal faktörlere karşı vücudun vermiş olduğu iltihaplı cevaptır. Egzamanın nedenleri ise egzama türlerine göre farklılık göstermektedir. Kontakt dermatit türüne, deterjanlar, boyalar, sabunlar, parfümler, kremler, makyaj ürünleri, losyonlar gibi deriye temas eden birçok madde neden olmaktadır. Egzamaya neden olan ajanlar egzama bölgesine göre de farklılıklar göstermektedir. Eğer egzama bölgesine ajan temas ettikten hemen sonra egzama oluşuyorsa irritan kontakt dermatit, bir süre duyarlılık dönemi geçmesi sonrası oluşuyor ise alerjik kontakt dermatit adı verilmektedir. Fitofotokontakt dermatit türüne ise incir gibi bazı bitkilerin cilde temas etmesinden sonra güneşe maruz kalmak neden olmaktadır.
Egzamaya bazı çevresel faktörler de neden olmaktadır. Bu çevresel faktörler arasında, genetik, stres, bağışıklık sistemi, alerjenler ve hava koşulları yer almaktadır. Daha önce de söylediğimiz gibi duygusal faktörlerden oldukça etkilenen egzama stres gibi insanın fiziksel durumunu etkileyen faktörler nedeniyle de vücutta bir tepki göstermektedir ve sonuç olarak egzama meydana gelmektedir.
Egzamanın belirtileri dönemden döneme farklı döküntüler oluşturabilmektedir. Subakut dönemde egzama küçük yakacıklar şeklinde kabuklanmalar veya kepeklenmeler meydana gelmektedir. Egzama akut dönemde ise şişlik, küçük sıvı kabarcıklar, kızarıklık, kaşıntı ve sulanma gibi belirtiler ön plana çıkmaktadır. Bu dönemde hastalar şiddetli bir şekilde yanma ve kaşıntılardan şikayet etmektedirler. Kimi dermatit hastalarında sadece kaşıntı ve yanma gerçekleşirken, kabuklanma ve kepeklenme görülmemektedir. Egzama kronik dönemde ise cilt kuruyup kalınlaşmış bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Deride çatlamalar ve renk değişikliği meydana gelmektedir.
Egzama hastalığının en tipik belirtisi hiç şüphesiz ki kaşıntılardır. Bunun beraberinde deride sivilceye benzeyen yapılar meydana gelir, iltihaplı bölge kurumaya başlar ve bazı bölgelerde su toplanması meydana gelir. Egzamalı bölgenin kaşınmasıyla birlikte enfeksiyonlu bölge yayılarak genişlemeye başlar ve zamanla deri kanayarak iltihaplı bölgenin ağrımasına neden olur. Kaşınma sonrasında açılan çatlaklardan giren mikroplar da yine egzamanın daha hızlı bir şekilde yayılmasına neden olmaktadır. Aynı zamanda çatlak olan bu bölgenin diğer enfeksiyon hastalıklarına da açık olmasına sebep olmaktadır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi egzama kesin bir tedavisi olan bir hastalık olmayıp vücutta ağır sayılabilecek bir hastalık da değildir. Ancak devamlı kaşıntı ve kızarmalara neden olduğu için hastayı sürekli rahatsız eden bir rahatsızlıktır. Egzama eğer bebeklerde meydana gelmişse bebeklere pamuklu ve parmaksız olan eldivenler geçirilerek bebeklerin bu bölgeleri kaşıması önlenebilmektedir. Egzaması olan çocuklar çiçek aşısı kesinlikle olmaması gerekir. Özellikle çocuklarda ölümcül dahi olabilen ateşli bir hastalık meydana getiren egzamalı kişilerde çiçek aşısı oldukça tehlikelidir. Bununla beraber egzamalı kişilerin uçuk virüsü olan kişiler ile de temas etmemesi gerekir. Aksi takdirde enfeksiyonun yayılması hızlanabilir.
Egzama tedavisi için birçok ilaç grubu yer almaktadır. Özellikle kortizonlu ve çinko bileşeni olan deri merhemleri egzamalı bölgelerin doktorun önerisi doğrultusunda sürülebilmektedir. Bununla beraber kaşıntıyı azaltmak amacıyla antihistaminik merhemler, egzamanın deriyi kurutarak çatlamasını önlemek ve derideki su içeriğinin azaltılması amacıyla üreli merhemler ve alerjiyi önlemek için de genellikle astım tedavisi için kullanılan sodyumkromoglikat isimli madde kullanılabilmektedir. Egzama hastalarda şiddetli kaşıntıya sebep olduğu için kaşınmak imkansız gibi bir şeydir. Bu nedenle hasta eğer tırnaklarını kısa, temiz tutarsa enfeksiyonu önlemek adına doğru bir adım olacaktır.
The post Egzama Belirtileri, Korunma Yolları ve Tedavisi appeared first on Genç Klavye.
]]>The post Cilt Lekelerine Ne İyi Gelir? appeared first on Genç Klavye.
]]>Cildinizde meydana gelen cilt lekeleri için evde uygulanacak doğal yöntemlerden yararlanabilirsiniz. En çok bilinen çözümlerden arasında limon ve süt karışımı yer almaktadır. Bu karışım sayesinde doğum sonrası lekeler, kahverengi cilt lekeleri, güneş lekeleri gibi istenmeyen cilt lekelerinin giderilmesi mümkün olmaktadır.
Kahverengi cilt lekeleri pek çok nedene bağlı olarak oluşabilmektedir. Yaz aylarında güneş ışınlarının altında uzun süre kalınması, kirli hava, hormonsal dalgalanmalar, yaşlanma, kadınlarda hamilelik dönemi cilt lekelerinin oluşmasına neden olabilmektedir. Cilt lekeleri ve koyulaşmalar için ise pek çok kozmetik tedavi yöntemi bulunmakta ancak çok azı işe yaramaktadır. Etkili olan bu ürünlerin ise bitkisel içerikli olduğu bilinmektedir. Bu nedenle kimyasal içeriğe sahip kozmetik ürünler yerine evde hazırlanabilecek yöntemlerin tercih edilmesi ile cilt lekelerinden kurtulmak mümkündür.
Limon içerisinde bulunan maddeler sayesinde ağartıcı bir özelliğe sahiptir. Bu özelliği sayesinde basit ve güvenilir bir çözüm olarak karşımıza çıkmaktadır. Askorbik asit ve C vitamini içeriğiyle antioksidan görevinde olan limon aynı zamanda koyulaşmış olan cilt renginin açılmasına yardımcı olmaktadır. Limon suyu yönteminde kullanılacak malzemeler ise ½ limon suyu, ½ limon ve biraz pamuktur. Cildinizde kahverengi lekelerin olduğu bölgelere pamuk yardımıyla limon suyu uygulaması yapabilirsiniz ya da yarım limon yardımıyla lekeleri bölgeleri ovabilirsiniz. 1 saat bekledikten sonra ılık su ile cildinizi yıkayabilirsiniz. Bu konuda dikkat etmeniz gereken en önemli nokta ise limon suyu uygulamasından sonra güneşe çıkmamanızdır. Aksi takdirde limon suyu uygulanan bölgesinden eskisinden daha koyu bir hal alacaktır.
Limon suyu aynı zamanda zerdeçal tozu ya da domates suyu ile karıştırılarak bu karışımlarda uygulanabilir. 3 tatlı kaşığı limon suyuna ekleyeceğiniz 1 çay kaşığı toz zerdeçal da kahverengi lekeler için etkili bir çözüm olacaktır. Bu karışım aynı zamanda dekolte bölgesine de uygulanabilmektedir. Uygulamadan sonra yarım saat bekleyerek ılık suyla yıkayarak bu karışımı uygulayabilirsiniz. Diğer bir yöntem ise 4 yemek kaşığı limon suyu ve püre haline getirilen 2 adet domatesle uygulanmaktadır. Yine bu karışım kahverengi lekeler üzerine sürülerek 20 dakika bekletildikten sonra ılık suyla yıkanabilir.
Güzellik için süt kullanımı oldukça eski tarihlere dayanmaktadır. Cildin pürüzsüzleşmesi konusunda oldukça etkili olan süt içerisinde bulunan laktik asit bileşeni kahverengi lekelerin yok olması konusunda oldukça yardımcı olmaktadır. Aynı zamanda aydınlık ve nemli bir cilt için süt adeta mucize etkisi yaratmaktadır. Az miktardaki çiğ süt bir parça pamuk yardımıyla yüze uygulanabilir. Uygulanan sütün kuruması için gece uygulayarak sabaha kadar cildinizde bekletin ve ertesi sabah ılık suyla yüzünüzü yıkayın.
The post Cilt Lekelerine Ne İyi Gelir? appeared first on Genç Klavye.
]]>The post Sağlık Turizmi appeared first on Genç Klavye.
]]>Genellikle ülkelerin en gelişmiş, nüfus yoğunluğu yüksek şehirlerinde yapılmaktadır. Ya da sağlık turizmine elverişli(kaplıcalar – termal bölgeler gibi) illerinde de yapılır. Ülkemizde sağlık turizminin en yoğun yaşandığı şehir ise İstanbul’dur. Özellikle estetik girişimler ve diş işlemleri bakımından diğer dünya ülkelerine nazaran çok daha ucuz olması nedeni ile diğer ülkelerden yoğun talep görmektedir.
Diş hastalıkları, estetik cerrahisi, genel sağlık gibi konuların işlendiği turizm çeşididir. Özel yataklı odaları olan ve sadece sağlık turizmine hizmet etmek için kurulmuş pek çok işletme vardır. Bu işletmeler özel operasyonlar için özenle tasarlanmıştır.

Bedensel ve yaşlı hastalar için kurulmuş ayrı bir sağlık turizmi sektörüdür. Kaplıcalar bu turizm için yoğun ilgi görmektedir. Özellikle yaşlıların rağbet ettiği alanlardadır.
TC Sağlık Bakanlığı’nın da katkılarıyla en çok turist çekilen termal turizm bölgeleridir. Kaplıcalarda tedavi teknikleri, Talassoterapi gibi yöntemlerin işlendiği, uzman sağlık personellerinin bulunduğu bölgeler termal turizm için ideal olup sayıları oldukça fazladır.
İnsanların yaşam kalitelerini, hareket yeteneklerini, genel sağlık durumlarının korunması, güçlendirilmesi, iyileştirilmesine yönelik yöntemlerin sunulduğu bir alandır. Aşağıdaki durumlarda sıklıkla kullanılmakta olup fizyoterapislerin uzmanlık alanıdır;

Birebir tek başına veya diğer tedavi edici ilaç, alternatif tedavi tekniklerine ek olarak gerçekleştirilen bir tedavi türüdür. Klimaterapilerde güneş, temiz hava, kaplıca, mineral kapsamı geniş zengin çamur ve toprak ya da su tedavilerini bünyesinde barındırır.
Doğada yer alan çeşitli çamurların, gazların, suların içine girilme ya da cilde uygulanması gibi teknikleri bir arada sunmaktadır.
Çamur tedavisi anlamına gelir. Tedavi edilecek bölgeye, tedavi çeşidine göre ayarlanan özel çamur bileşenlerinin vücut bölgelerine sürülmesi ile gerçekleştirilir. Çamurun sıcaklık dereceleri hastalığa göre ayarlanır. Minimum 30 derece maksimum 45 derecelik çamur uygulamaları yapılmaktadır.
Su tedavi çeşitlerinden biri olup; eklemsel ve kas sistemlerinde gerçekleşen vücut yükü nedeniyle oluşmuş sızıların azaltılmasına ve fiziksel hasar – bozuklukların tedavisine yönelik gerçekleştirilen bir tekniktir.
Tıbbi, medikal gözetimler ve gerekli kontroller altında gerçekleştirilen; deniz suyu, yosun ve kumlardan elde edilmiş kür seanslar.
The post Sağlık Turizmi appeared first on Genç Klavye.
]]>The post Mide Yanmasına Ne İyi Gelir? appeared first on Genç Klavye.
]]>Mide yanması şikayetinin temel nedeni midede aşırı asit üretimidir. Mide asidinin sindirimi zor gıdaların parçalanması için daha çok salgılanması ve midede herhangi bir yara olması durumunda bu bölgelerde yanma hissi yaratabilmektedir. Reflüsü olan kişilerde ise asit yemek borusuna kadar çıkmakta ve mide asidine dayanıklı olmayan yemek borusunun yanmasına neden olmaktadır. Tüm bu belirtilerin hafifletilebilmesi için öncelikle mide asidinin kontrol altına alınması gerekmektedir. Kullanılacak antiasit ilaçlar mide asidinin dengelenmesini sağlayarak yanma hissini azaltmaktadır. Bu çiğneme tabletleri ise reçetesiz olarak eczanelerden alınabilmektedir. Mide yanmasına ne iyi gelir, hangi besinler tüketilebilir? Mide yanması sorunu yaşayan pek çok kişi bu soruların cevabını merak etmektedir.

Mide yanması için asit üretimini kontrol altına almak dışında uygulanabilecek diğer yöntemler aşağıdaki gibidir:
Zencefil çayı ve kekik çayı mide yanmasına azaltan bitki çayları arasında yer almaktadır. İki çay tüketimi de sindirime yardımcı olmaktadır. Çayların demlenmesinden sonra bir süre soğuması beklenip öyle içilmelidir. Aynı zamanda bir çay kaşığı balla çaylar tatlandırabilir. Bal tüketimi, mide asitleri ve ülser nedeniyle meydana gelen ağrılar için geleneksel olarak kullanılan yöntemler arasında en çok bilinenidir. Her gün 1 çay kaşığı kadar doğal balların çeyrek çay kaşığı tarçınla karıştırılarak yenmesi mideyi rahatlatmakta ve yanma hissini azaltmaktadır.
Mide yanmasının aşırı gaz nedeniyle olması durumunda sırtın dik olacak şekilde oturulmalı ve elle mideye geniş dairesel hareketlerle masaj yapılması gerekmektedir. Yavaş bir yürüyüş yapılması da gazın atılması konusunda yardımcı olacaktır.
Yaşanan stres mide ağrıları, mide yanması ve kramplarına neden olabilmektedir. Bu nedenle mutlaka stresin kontrol altına alınabileceği bir yöntem bulunmalıdır. Hobiler, spor, nefes alma teknikleri bu konuda etkili olmaktadır.
Muz tüketimi mide yanmasını bir miktar azaltmaktadır. Yemeklerden sonra uzanmamaya dikkat edilmeli, sırt dik tutularak ayaklar uzatılmalıdır. Bu sayede mide asidinin yemek borusuna çıkması önlenmektedir. Yatmadan 2-3 saat önce yemek yemeyi bırakmanız gerekmektedir. Yatarken ise başın yastıklarla desteklenerek yukarda tutulması daha rahat etmenizi sağlayacaktır.
Mide yanması kişilerin rahat etmesini kısıtlayan, büyük rahatsızlık veren ve dikkat edilmezse etkileri artan bir rahatsızlıktır. Bu nedenle mide yanmasına ne iyi gelir, nelere dikkat edilmelidir sorularının cevapları bilinerek hareket edilmesi yaşanan sorunları en aza indirecektir.
Yenilen yemekler nedeniyle mide yanması şikayetleri yaşanıyorsa öncelikle yediklerinize ve içtiklerinize dikkat etmeniz gerekmektedir. Fazla tüketilen çay, kahve, kola gibi gazlı içecekler, yağlı yemekler, sindirilmesi zor olan et yemekleri, fast food yiyecekler, aşırı baharatlı gıdalar mide yanmasının temel nedenleri arasında yer almaktadır. Bununla birlikte laktoz ve glüten intoleransı olan kişilerin glüten içeren gıdalardan ve süt ürünlerinden uzak durması gerekmektedir. Bunların yanı sıra sigara içmek, aşırı derecede alkol tüketmek ve düzensiz uyku gibi etkenler de mide yanması etkilerini şiddetlendirmektedir.
Yukarıda açıklanan yöntemlerin uygulanması ile mide yanması bir süreliğine hafifletilebilmektedir. Ancak bu yöntemler yalnızca geçici bir çözüm olarak kullanılmalı, tekrar eden mide yanması şikayetleri olması halinde mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Çünkü tekrar eden mide yanmaları farklı sağlık sorunlarının nedeni olabilmektedir. Bu tip yanma tedavilerinde ise antibiyotik, ağrı kesiciler ya da ameliyatlar uygun görülebilmektedir. Uygun tedavi için vakit kaybetmeden bir doktora başvurulmalıdır.

Mide yanması şikayetleri için ilk olarak doktor önerileri dikkate alınmalıdır. Yanma hissinin geçmemesi ve sürekli tekrar etmesi durumunda muayene olmak en doğru yöntem olacaktır. Doktora gidemeyecek durumdaysanız ve bu yanmayı geçirmeniz gerekiyorsa bitki çayları ile midenizi rahatlatabilirsiniz. Süt, ayran gibi rahatlatıcı içecekler de bu durumda faydalı olabilmektedir.
Mide yanması için bol su tüketimi her zaman faydalıdır. Hafif yiyecekler tüketilmeli, yağlı ve tuzlu yiyeceklerden kesinlikle uzak durulmalıdır. Açık havada yapılacak yürüyüşler ve derin nefes alıp vermek de rahatlamanıza yardımcı olacaktır. Midenizi rahatlatacak bu yöntemlerle birlikte yanma hissiniz minimuma inecektir. Doktor tavsiyesi ile kullanılacak bazı ilaçlar mide için oldukça iyi gelmektedir. Ancak bu ilaçlar kesinlikle doktor önerisi dışında kullanılmamalıdır.
Mide yanmasında uygulanacak tedavi yöntemleri bitkisel yollarla daha iyi ve doğal şekilde sağlanmaktadır. Bu sayede kısa sürede rahatlama hissi oluşmakta ve ferahlama sağlanmaktadır. Mide yanmasının önüne geçmek oldukça önemlidir. Tedavi aşamaları boyunca zararlı alışkanlıklardan uzak durulması gerekmektedir. Mide yanması konusunda aşırı sıcak ya da soğuk hava, yiyecek ve içecek tüketimi etkili olmaktadır. Bu nedenle midenin hava şartlarından korunması gerekmekte ve beslenmeye dikkat edilmesi gerekmektedir. Bazı yiyecek ve içecek önerileri ise aşağıdaki gibidir.
The post Mide Yanmasına Ne İyi Gelir? appeared first on Genç Klavye.
]]>The post Selülit Nasıl Geçer? appeared first on Genç Klavye.
]]>Selülit sorunu genellikle ilerleyen yaşlarda ortaya çıkmaktadır. Oluşan bu görünümün tamamen ortadan kalkması gibi bir durum ise ne yazık ki söz konusu değildir. Piyasada bulunan selülit giderici kremler, bitkisel yağlar, doğal bakım yöntemleri ve sunulan diğer tüm çözümler selülitlerin tamamen yok edilmesine değil görünümünün azaltılmasına ve etki alanının kısıtlanmasına yöneliktir. Selülitlerle uğraşmayı hiçbir kadın istememektedir. Bu nedenle de henüz selülit sahibi değilken beslenmeye dikkat edilmeli, düzenli bir hayata geçiş yapılmalı, cilt için gereken vitamin ve mineraller alınmalı, düzenli egzersiz yapmak hayatın bir parçası haline getirilmelidir. Eğer selülitleriniz oluşmuşsa tüm bu önerilerin uygulanması sayesinde selülitler azaltılabilmekte ve daha fazla bölgenin etkilenmesi engellenebilmektedir.

Bacaklarda oluşan selülitler nasıl giderilir sorusuna verilecek cevaplarda ilk olarak düzenli beslenme yer almaktadır. Vücutta biriken fazla yağlar, yağ hücrelerinin büyümesine neden olmaktadır. Bu durumda ise büyüyen yağ hücrelerinin cildin üst katmanlarını zorlamaya başlaması söz konusudur. Kilo verilmesi selülit sorununu ortadan kaldırmamakla birlikte cilt yüzeyi üzerinde gözle fark edilecek kadar iyileşme sağlayabilmektedir.
Selülit nasıl geçer konusunda yapılacak araştırmalar sonucunda alınacak cevaplar hemen hemen aynıdır. Temelde düzenli beslenme ve spor yer almaktadır. Selülitleriniz için yapabileceğiniz uygulamalar ve öneriler ise aşağıda yer almaktadır.
Selülit konusunda yapılan çalışmalar devam etmekle birlikte en iyi seçenek egzersiz yapılması ve eğer gerekliyse kilo vermektedir. Bunun yanında sebze, meyve, lif bakımından zengin beslenme düzenlerinin oluşturulması etkili olmaktadır.
Selülit her zaman aşırı kilolardan kaynaklanmamaktadır. Öyle ki, zayıf insanlarda dahi selülit problemleri yaşanabilmektedir. Ancak aşırı kilolu kişilerin kilo vermesi durumunda selülitlerinde azalma görülmektedir. Selülit problemi erkeklere oranla kadınlarda daha yaygın olarak görülmektedir. Ailedeki diğer kadınlarda selülit olması selülitin görülme şansını artıracak bir etkendir. Selülitlerin ne kadar olduğunu ya da ne kadar görünür olduğu konusunda etkisi olan diğer etkenlerin bir kısmı ise aşağıda sıralanmaktadır:
Koyu renk tenlerde, açık renkli tenli oranlarda selülit görülme oranı daha azdır. Bu nedenle açık tenli kişilerin sahile inmeleri durumunda bronzlaştırıcı uygulamalarla bacaklarındaki selülit görünümünü hafifletmeleri mümkündür. Selülitlerin azalması için pek çok öneri bulunmaktadır.

Kahvenin selülit üzerinde etkisi olduğu söylenmektedir. Kullandığınız selülit kremleri etkili olmadıysa, düzenli olarak cilt bakımı yapmanıza rağmen selülit görünümünde herhangi bir azalma sağlayamadıysanız bu uygulamaya bir şans verebilirsiniz. Kahve çekirdeklerinin kullanıldığı bu uygulama kolay bir şekilde hazırlanmaktadır.
Bu yöntem için ihtiyacınız olan malzemeler; çeyrek su bardağı çekilmemiş taze kahve çekirdeği ve 1-2 yemek kaşığı zeytinyağı. Kahveyi taze çektirebiliyorsanız çekilmemiş halde kullanabilirsiniz. Bununla birlikte evde çekebilir ya da havanda döverek toz haline getirdikten sonra da kullanabilirsiniz. Kahve bir kaseye alındıktan sonra azar azar zeytinyağı eklenerek karıştırılır. Elde edilen karışımdaki kahve parçacıklarının peeling etkisi yaratabilmesi için çok fazla erimemiş olması gerekmektedir. Zeytinyağıyla ne kadar karıştırılırsa karıştırılsın zaten tamamen erimeyecektir. Kahveli karışım selülit problemi olan bölgelere dairesel hareketlerle masaj yapılarak sürülür. 10-15 dakika kadar masaj yapılması yeterli olacaktır. Daha sonra bu bölge streç filmle sarılır. 10-15 dakika bekletilir. Bu yöntemle yapılan selülit bakımı özellikle yabancı kişisel bloglarda sık sık önerilen bir yöntemdir ve olumlu sonuç verdiği söylenmektedir.
Evde uygulanacak selülit masajları, selülitlerinizi tamamen ortadan kaldırmayacaktır. Fakat görünümünü belirli bir oranda azaltmaktadır. Doğru yapılan masaj uygulamaları ile kan akışı artırılırken cildin en üst katmanı altında bulunan yağ dokuları yumuşamaktadır. Bu bölgelerde birikmiş ve portakal kabuğu görünümüne neden olan sıvıları azaltmaktadır. Düzenli yapılacak masaj uygulamaları sayesinde mevcut selülit görünümü bir miktar azalmakta ve yeni bölgelerin selülitten etkilenmesini engellemektedir.
Bu uygulama için öncellikle masajda kullanılacak yağ hazırlanmalıdır. Bunun için ise 1 taşıyıcı ve 1 ya da 2 uçucu yağ belirlenmelidir. Taşıyıcı yağ olarak zeytinyağı ya da badem yağı tercih edilebilir. Kan dolaşımını hızlandıracak ve cilde iyi gelecek uçucu yağlardan ise nane ve lavanta yağları kullanılabilir. Karışımın hazırlanması için 1 yemek kaşığı zeytinyağı içine 3-4 damla lavanta yağı ve 3-4 damla nane yağı eklenir. Masajdan önce ılık bir duş almak alacağınız etkiyi artıracaktır. Hazırlanan yağ karışımı problemli bölgelere büyük dairesel hareketlerle 10 dakika boyunca masaj yapılarak uygulanır. Masajdan sonra 20-30 dakika beklenir ve ılık bir duş alınabilir.
The post Selülit Nasıl Geçer? appeared first on Genç Klavye.
]]>The post Mide Ağrısına Ne İyi Gelir? appeared first on Genç Klavye.
]]>Her kişide farklı sebeplerden meydana gelen, tanımlaması aslında oldukça güç olan bir ağrıdır. Genel olarak yanma ile başlarken, daha sonra farklı ve oldukça tuhaf bir his ile kendini göstermektedir. Ağrı ya da yanma olarak tanımlamak bazı kişilerde mümkün olmayabiliyor. Genel olarak mide ağrıları, aşağıda yer alan rahatsızlıkların habercisi olabiliyor. Bunun için dikkatli olmak ve ağrılar hafifken, şiddetini artırmadan önce bir doktor kontrolünden geçmek tavsiyeler arasında yer alıyor.
Bu hastalıklardan bahsetmek gerekirse eğer;
Genel olarak mide ağrıları, etkisine ve sebeplerine göre değişiklik gösterse de, yukarıda yer alan sonuçların habercisi olabilmektedir. Peki, mide ağrıları için ne yapmamız gerekiyor ve beslenme düzenimiz nasıl olmalıdır?

Midede meydana gelen ağrı ve yanmalar için bazı yöntemler, doğal yöntemler kullanılabilir. Bu konuda, bitki çayları ya da doğal karışımlar sizlere yardımcı olabiliyor. Bunlardan bazılarından bahsetmek gerekirse, mide ağrısına ne iyi gelir diye sorduğunuzda şunlara yer verilebilir.
Limonlar iri parçalar halinde dilimlenerek hazırlanmalıdır. Daha sonra 1 fincan su ile bir taşım kaynatılacak şekilde naneler kullanılmalıdır. Yine limonlarda içerisinde olacak şekilde kaynatılmalıdır. Daha sonra süzgeçten geçirilerek, ılık olarak tüketilmesi gerekmektedir.
Bazı zamanlar, tam olarak hangi bölgemizin ağrıdığını bilemiyoruz öyle değil mi? Bu aslında bir gaz sancısı da olabiliyor. Eğer ki sizlerinde gaz ağrılarınız var ise, bu konuda, kekik yağı alternatifler arasında yer alabiliyor. Bir bardak su içerisine bir damla kadar kekik yağı damlatarak, içilmesi durumunda, gaz ağrılarınızdan kurtulabilirsiniz.
Mide ağrıları için ılık tüketilmesi gereken nane- limon ikilisi, karın ağrılarında da etkili bir çözüme sahiptir. Eğer ki karın ağrıları yaşıyorsanız, sıcak bir şekilde nane limon çayı tüketebilir, ağrılarınızı hafifletebilirsiniz.
Yine mide bulantıları için de tercih edebileceğiniz bir karışım elbette ki nane limon.
Taze nane, yine üşütmeden kaynaklı ortaya çıkan karın ağrılarında tüketicisine destek oluyor. Eğer ki üşütme kaynaklı karın ağrısı yaşadığınızı düşünüyorsanız, taze naneleri çiğ şekilde direkt olarak tüketebilirsiniz.
Yukarıda ki yer alan bilgilere ek olarak, mide ağrılarınızın neden kaynaklandığı konusunda fikirlere sahip olmak istiyorsanız, aşağıda yer alan bilgilere de göz atabilirsiniz. Bu bilgiler dışında, elbette ki farklı etkenlere bağlı olarak ağrılarda yaşıyor olabilirsiniz. Çünkü vücut üzerinde yaşanan ağrıların, ciddi ve tehlikeli sebepleri olabilmektedir. Bu durumda her zaman uzman bir doktordan tavsiye almak, muayene olmak ve uygun tedavi yöntemini uygulamak gerekebiliyor.

Eğer ki yemek yerken olduğunda fazla ve hızlı yemek yiyorsanız, mide ağrıları kaçınılmaz olabilmektedir. Yemekleri fazla kaçırmak bunun başlıca nedenlerinden olabiliyor. Çok aşırı hızlı yemek yemeniz durumunda, sindirim sistemi bu durumda zorlanmaya başlıyor. Maalesef görevini tam olarak yerine zamanında getirememesinden dolayı mide ağrıları meydana geliyor. Bunun için porsiyonlarınızı biraz daha küçültebilir ve daha yavaş yemek yemeye dikkat edebilirsiniz. Elbette ki bunların yanı sıra yemek yedikten sonra kısa yürüyüşler sizlere hazım problemlerinizde yardımcı olabilecektir. Yine gece yatmadan önce yenen yemeklerde de gece boyunca mide ağrıları ve yanmaları meydana gelebilmesinden dolayı, yatmadan birkaç saat önceden bir şeyler yemekten vazgeçmeniz gerekiyor.
Sindirim sistemine giriş yapan bakteri ya da enfeksiyonlar, mide sorunlarının başlıca habercisi olabiliyor. Vücut bu durum sonrasında bakteri ve virüsler ile başa çıkmaya çalışırken, ağrılar, ishal ve kusmalar meydana gelebiliyor.
Düzensiz beslenmeler ya da daha az sıvı tüketiminden dolayı ortaya çıkan kabızlık problemi, mide ağrılarının habercisi olabilir. Beslenme düzenlerinizde eğer ki yeterince sıvı ve lif yok ise kabızlık kaçınılmaz olabilir. Hatta ilerleyen kabızlık problemlerinde mide ağrılarının yanı sıra bir takım sağlık problemleri de beraberinde geliyor denilebilir. Yine karın ağrısı da başlıca sonuçları arasında.
Üzüntülü ya da stresli olduğunuz durumlarda da mide ağrılarınızı hissediyorsunuz öyle değil mi? Stres hormonları maalesef mide organını olumsuz bir şekilde etkileyebilmektedir. Ağır depresyonlarda, kaygılı ve üzüntülü durumlarda, bağırsaklarda spazma neden olurken, ağrılar da kendini gösterebilmektedir.
Eğer ki vücudunuzda, olması gerektiğinden fazla kilonuz var ise, safra taşı sorunu meydana gelebilmektedir. Ortaya çıkan safra taşı sorunu da maalesef karın ağrılarını ortaya çıkarıyor. Yine fazla kiloların mideye baskısı sonrasında da rahatsız olan mide, kişiye sıkıntılı dakikalar geçirtebiliyor. Baskıların sonrasında da reflü rahatsızlığı, kişinin mide rahatsızlıklarını tetiklemeye devam ediyor.
Anatomik problemler de yine bir takım ağrıları meydana getiren faktörler arasında. Elbette ki vücudumuzda yer alan bazı hastalıklar ve rahatsızlıklar, diğer organların da görevlerini yerine getirmesini engellemektedir. Böylelikle görevlerini tam olarak yapamayan organların sonucu olarak, bir takım ağrılar kendini gösterirken, chron hastalığından meydana gelen bağırsak şişmeleri ve tıkanmaları meydana gelebiliyor. Bunun için elbette ki uzman doktorlar ile görüşmek ve tıbbi destek almakta kesinlikle fayda var.
Yukarı da yer alan bilgilerde genel olarak mide ağrılarının ve yanmalarının sebeplerinden bahsettik. Peki, bunlara sahip olmamak için nasıl beslenmeliyiz?
Artık çok klasik geliyor ama başka çareniz yok. Eğer ki mideniz diğer gıdaların tüketilmesi durumunda rahatsız oluyorsa, hafif gıdalar tüketmeye özen göstermeniz gerekiyor. Ağrılarınızı hafifletmek için şunlar tüketilebilir.
Bu yiyecekler, mide asidini dengelerken, ağrılarınızın yatışmasında en azından şiddet kazanmamasına yardımcı olabilecektir.

Mide ağrılarından kaynaklı ishal ve kusma durumunda, vücut çok aşırı sıvı kaybına neden olacağından dolayı, sıvı tüketimine kesinlikle dikkat etmeniz gerekiyor. Eğer ki, ishal ve kusma halinde sıvı tüketimi yapmazsanız, vücut kendi sıvısını tüketmeye devam edecek ve halsizlik, bitkinlik gibi pek çok sorun meydana gelebilecektir.
Yoğurt, kefir, keten tohumu
Yine, yoğurt ve kefir beraber kullanıldığında, rahatlatıcı etki ortaya çıkacaktır. Rahatsızlıklarınızda yardımcı olabilecek olan yoğurt kefir karışımı, elbette ki bazı içerik özelliklerine de sahip olması gerekiyor. Mideniz için uygun olan yoğurt, kefir içeriği hakkında doktorlarınızdan bilgi alabilirsiniz.
Lif oranı oldukça yüksek olan keten tohumu, omega 3 yağ asidi de içermektedir. Kabızlık konusunda kullanıldığında, oldukça olumlu sonuçlar sunarken, kabızlıktan meydana gelen mide ağrılarını da hafiflettiği bilinmektedir. Yine kabızlık sonrası oluşan şişlikleri de engellediği bilinmektedir.
Bitki çayları
Pek çok bitki çayı, sindirim sistemine destek olmaktadır. Bunlar arasında yer alan zencefil çayı tüketerek, mide asit üretimi dengelenebilir ve yaşanan mide ağrıları hafifletilebilir.
Bu bilgiler, sizlere alternatif çözümler olarak sunulmuştur. Bir hastalık kaynaklı ortaya çıkan anatomik problemlerden dolayı mide ağrısı yaşanıyorsa, konu hakkında uzman doktorlardan destek almak daha sağlıklı olacaktır. Genel olarak hazımsızlık ve kabızlık sonrası mide ağrıları için yukarıda yer alan yöntemleri deneyebilirsiniz.
The post Mide Ağrısına Ne İyi Gelir? appeared first on Genç Klavye.
]]>The post Kansızlığa Ne İyi Gelir? appeared first on Genç Klavye.
]]>Genel olarak anemi ya da kansızlık olarak tanımlanan bu hastalık, kanda bulunmakta olan hemoglobin miktarının, genel olarak, bununla birlikte de alyuvar sayılarının azalması ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Yani hemoglobin ve alyuvar sayılarının azalması olarak tanımlamamız mümkün oluyor.
Kansızlık ( anemi ) hastalığının tanımlaması bu şekilde olurken, risk faktörlerinden de bahsetmek gerekirse, şu maddelere göz atmanız sizler için faydalı olacaktır.

Her hastalıkta olduğu gibi, yine anemi rahatsızlığından da korunmanın birkaç yolu bulunabilir. Yine bu konuda beslenme oldukça iyi olurken, alt paragraflarda vereceğimiz kansızlığa ne iyi gelir maddeleri arasından kendinize destek verebilirsiniz.
Mesela, vitamin, demir ve mineral eksikliklerinden meydana gelen anemi rahatsızlıklarının tekrar oluşmasını engellemek mümkün olabiliyor. Bu durumda, beslenme düzenlerini ve alışkanlıklarınızı değiştirerek, vitamin, mineral ve demir bakımından zengin gıdaların tüketilmesi ile bu rahatsızlıktan korunabilirsiniz.
Kansızlık atakları önlenerek, bu rahatsızlıktan korunabilir. Bunun için de kansızlığa neden olan ana nedenin tedavi edilmesi gerekmektedir. Örnek olarak, üst paragraflarda bahsettiğimiz hastalıklardan kaynaklı olarak anemi yaşanıyorsa, ilk olarak o hastalığın tedavisi yapılması gerekebilmektedir.
Yine kullanılan her hangi bir ilaç, anemi rahatsızlığını meydana getiriyorsa, aynı etkiye sahip olan başka bir ilaç doktor tarafından tavsiye edilerek, sorun ortadan kaldırılabilir.
Maalesef, ortak hücreli anemi rahatsızlığı gibi bazı kalıtsak anemi rahatsızlıklarını önlemek mümkün olmamaktadır. Eğer ki kalıtsal bir anemi rahatsızlığı yaşıyorsanız, bu konuda doğal ve bitkisel kürler işe yaramayacaktır. Konu hakkında sürekli olarak doktor ile görüşmek ve kontrollerden, bakımlardan geçmeniz gerekmektedir.
Eğer ki, kansızlığa ne iyi gelir sorularınıza yanıt bulmak istiyorsanız, aşağıda yer alan gıda ve besinlere göz atabilirsiniz.
Yukarıda bahsettiğimiz bazı maddeler, demir eksikliği anemisi ile ilgili olmaktadır. Eğer ki demir eksikliği aneminiz değil de başka bir anemi çeşidi mevcut ise demir almanıza gerek yoktur.
Eğer ki demir eksikliğinden dolayı kansızlık yaşıyorsanız, hem demir desteği verebilecek hem de kansızlığınıza destek olabilecek bir bitkisel kürden bahsedebiliriz.
Bu maddelerin her biri karıştırılarak kullanılabilir. Böylelikle demir eksikliği yaşayan kişiler, kendinize doğal bir kür hazırlayarak, destek olmuş olabileceklerdir.
Yine bunların yanı sıra, şu maddelere de göz atmanız sizler için faydalı olabilecektir.
Mesela, demir eksikliği ile birlikte yaşanan kansızlık tedavisi şu şekilde yapılabiliyor.

Elbette ki yetişkinlerde de olduğu gibi, bebeklerde de anemi görebilmek mümkün oluyor. Yine bebekler de uygulanan tedavi yöntemi ise; şurup ya da damlalar kullanılarak ilaç verilme yöntemidir. Koyulaşan dışkı ve dişlerde siyahlık meydana gelecektir. Fakat bunlar geçici etkiler olarak tanımlanmaktadır. İlaç alımları aç karnına uygulanırken, öğün araları da ilaç almak için uygun görülmüştür. İlaçlar ile birlikte verilen C vitamini, emilimi artıracaktır.
Bazı kişilerde, bağırsaklarda emilim bozuklukları olmasından dolayı, kalçadan iğne enjekte yöntemi de uygulanabilmektedir. Yine ilaçların yanı sıra iğne enjekteleri de sizlere yardımcı olabilmektedir. Bu yöntemlerin yan etkileri fazla olurken, doktor tavsiyesi olmadan enjekte ve ilaç almak doğru değildir. Ancak bir doktor reçetesi ve gözetiminde kullanılması doğrudur.
Genel olarak yan etkiler arasında ise şunlar yer alıyor.
Konu hakkında bazı bilgileri sizlere vermeye çalıştık. Elbette ki bu bilgiler, sadece sizlere yardımcı olabilmek adına verilmiştir. Eğer ki, kesin ve net bir bilgi almak, sonuçlardan faydalanmak istiyorsanız, kesinlikle bir doktor kontrolünden geçmeniz, aneminin ana nedenini öğrenmeniz ve ona uygun bir tedavi yöntemi tercih etmeniz gerekmektedir. Diğer başlıklarımız altından daha pek çok bilgiye ulaşabilirsiniz.
The post Kansızlığa Ne İyi Gelir? appeared first on Genç Klavye.
]]>The post Gribe Ne İyi Gelir? appeared first on Genç Klavye.
]]>Gripten farklı olarak soğuk algınlığında yüksek ateş görülmez. Hafif bir kırgınlık, burun akıntısı ve hapşırma gibi belirtilerle kendini göstermektedir. Aynı zamanda halsizliğe yol açmadığından yatak istirahati de gerektirmemektedir. Bu nedenle soğuk algınlığı ve grip birbirine karıştırılmamalıdır. Bu iki hastalık da solunum yolu hastalıklarıdır. Ancak bu hastalıklara farklı virüsler neden olmaktadır. Gripte boğaz, burun, bronşlar ve muhtemelen akciğerler de dahil olmak üzere solunum sistemi bozulmaktadır. Soğuk algınlığında ise yalnızca üst solunum yolu etkilenmektedir. Bu sebeplerle gripte ateş, yorgunluk ve vücut ağrıları gibi belirtiler daha şiddetli görülmektedir. Gribin başlıca belirtileri arasında ise ateş, vücut ağrıları, yorgunluk, baş ağrısı, titreme, öksürük ve boğaz ağrısı yer almaktadır. Öksürük, bronşları tahriş edecek kadar yoğun olmamakla birlikte hastalığın en kötü dönemi ilk 3-4 gündür. İstirahat edilmesiyle 7-10 gün arasında etkisi geçmektedir. Ancak hastalık ardından birkaç hafta yorgunluk hissi olabilmektedir.

Grip nasıl geçer, gribe ne iyi gelir, antibiyotikler kullanılır mı? Bu tür sorular pek çok kişi tarafından sorulmaktadır ve grip tedavisinde de büyük bir öneme sahiptir. Grip için en iyi ve tek bir tedavi yöntemi bulunmamakla birlikte görülecek semptomların azalması için birçok yöntem önerilebilmektedir. Günümüzde grip için oldukça etkili anti-viral ilaçlar bulunmaktadır. Ancak bu tür ilaçlar mutlaka doktor kontrolünde kullanılmalıdır. Aynı zamanda bazı reçeteli ilaçlar grip belirtileri ilk ortaya çıktığında kullanılırsa hastalık süresini kısaltabilmektedir. İlaçların özellikle ilk 48 saat içerisinde alınması hastalığın ilerlemesini engellemektedir. Soğuk algınlığı ve grip ilaçları ağrı, ateş, öksürük ve burun tıkanıklığının azaltılması konusunda yardımcı olmaktadır. Ancak bu ilaçlar gribi tamamen tedavi etmemekte yalnızca süreci daha rahat geçirmeniz konusunda yardımcı olmaktadır.
Burunda şişmiş mukozaların küçültülmesi ve daha rahat nefes alınması için dekonjestanlar yardımcı olmaktadır. Bunun yanında tuzlu burun spreylerinin kullanılması da açık solunum yollarında yardımcı olabilmektedir. Öksürük preparatları, meyve suları ve su ile birlikte öksürüğün yatıştırılmasına yardımcı olabilmektedir. 4 yaşın altındaki çocuklar için mecbur kalınmadığı sürece soğuk algınlığı ve öksürük ilaçları kullanılmamalıdır. 4-6 yaşlarındaki çocuklar için herhangi bir için ilaç kullanılmadan önce mutlaka doktora danışılmalıdır. 6 yaş üzerindeki çocuklarda ise görülen semptomların hafifletilmesi için doktorların önerdiği ilaçlar kullanılabilir. Vücuttaki su kaybının önlenmesi için ise bol bol sıvı tüketilmelidir. Bu durum aynı zamanda mukozayı da rahatlatmaktadır. Çay, kahve, kola gibi kafein içeren içeceklerin sınırlanması gerekmektedir.
Yemek yemek için ise iştah durumuna göre hareket etmelisiniz. Eğer gerçekten aç hissetmiyorsanız, beyaz pirinç ya da et suyu gibi basit yiyeceklerin tüketilmesi denenebilir. Antibiyotiklerin kullanılması grip ya da soğuk algınlığı tedavisinde yardımcı olmamaktadır. Antibiyotikler, bakterileri öldürür ancak soğuk algınlığı ya da grip hastalığına neden olan virüsler üzerinde herhangi bir etki göstermemektedir. Grip, bağışıklık sistemini zayıflatabilmekte ve bakteriyel enfeksiyonlara neden olabilmektedir. Bu sebeple hastalığın giderek kötüye gitmesi durumunda mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Olası bir bakteriyel enfeksiyon söz konusu olabilmektedir. Antibiyotik kullanımı ise ancak böyle bir durumda gerekli olabilmektedir.
Soğuk algınlığı ve gribe neden olan virüsler, virüs kapmış kişilerin öksürmesi ya da hapşırması sonucu ortaya çıkan damlacıklar yoluyla yayılmaktadır. Bu hastalıklardan korunmak için;

Gripte en kötü durumlardan biri de yaşanan kas ağrılarıdır. Siz bu ağrılarla boğuşurken bağışıklık sisteminiz de virüslerle savaşmaktadır. Bununla birlikte ağrılar nedeniyle hareketler kısıtlanabilmektedir. Bu ağrıların şiddeti ise yaş ve gribin şiddeti gibi farklı etmenlere bağlı olarak değişmektedir. Bazı durumlarda kas ağrılarıyla birlikte ishal, kusma, bitkinlik gibi belirtiler de ortaya çıkabilmektedir.
Gribin hızlı bir şekilde atlatılması büyük bir önem taşımaktadır. Yapılacak bazı uygulamalarla en sağlıklı ve hızlı şekilde bu hastalıktan kurtulabilirsiniz. Gribe ne iyi gelir gelin hep birlikte bakalım.
Grip için iyi gelen çaylar antioksidan, vücudun güçlenmesine yardımcı vitamin ve mineralleri içermektedir. Ancak içerisinde bulunan etken maddeler nedeniyle de bazı yan etkileri olabilmektedir. Bu nedenle gribe iyi gelen çayların içeriğini incelemeden içilmemesi gerekmektedir. Yüksek dozda tüketilmesinden de uzak durulmalıdır. Grip tedavisinde düzenli ilaç kullanılıyorsa ve gebelik ya da emzirme döneminde olunması durumunda herhangi bir bitkisel ürün takviyesi kullanımından önce mutlaka doktora başvurulmalıdır. Bitki çayları grip belirtilerinin hafifletilmesi için kullanılmaktadır. Bu çaylardan zencefil, nane, okaliptüs ve mate çayları grip semptomlarının giderilmesinde etkili olan etken maddeleri içermektedir.
Grip etkilerinin vücuttan hızlı bir şekilde atılması için genel olarak vücudu güçlendirecek, C vitamini bakımından zengin olan gıdalar ve içeceklerin tüketimi önerilmektedir. Gribe iyi gelen besinlerden bazıları ise şöyledir:
The post Gribe Ne İyi Gelir? appeared first on Genç Klavye.
]]>